Çatışmalar neden başladı?

sitemiz yazarları

Çatışmalar neden başladı?

Mesajgönderen azad_26 » Sal Haz 01, 2010 6:15 pm



Resim


HPG’nin Karadeniz’de, Amanos’ta, Dersim’de gerçekleştirdiği eylemleri “derin güçlere, yabancı istihbarat örgütlerine” bağlıyorlar. Daha önce moda her eylemin arkasında bir Ermeni parmağı aramaktı. Şimdi söylem ve devran değişmiş görünüyor. Artık Ermeni parmağı “out”, Yahudi parmağı “in” oldu.

Son günlerde HPG ile Türk ordusu arasındaki çatışmalar yeniden hız kazandı. Ancak çatışmalar gerçek bağlamından koparılarak kamuoyuna lanse ediliyor. Halka çatışmaların durup dururken başladığı izlenimi veriliyor, her eylem ve çatışmanın arkasında bir güç aranıyor. Daha önce moda her eylemin arkasında bir Ermeni, Rus, Alman, Fransız vs. parmağı aramaktı. 1990’lı yıllarda yaşamını yitiren gerillalar için “sünnetsizdi” şeklinde asılsız propagandalar yapılırdı. Şimdi söylem ve devran değişmiş görünüyor. Artık Ermeni parmağı “out”, Yahudi parmağı “in” oldu.

Oysa ivme kazanan çatışmaların arkasında ne doğa üstü, ne parmaksal güçler, ne de uluslar arası güçler var. Çatışmalar bekleniyordu, çünkü perşembenin gelişi çarşambadan belliydi. “Ne oldu da çatışmalar yeniden ivme kazandı?” sorusuna yanıt vermek için 29 Mart 2009 yerel seçimlerine bakmak gerekiyor.

YEREL SEÇİMLER MİLAT OLDU

2008 yılında PKK’ye yönelik tasfiye planından bir sonuç alamayan AKP ve devlet, 2009 yılına girildiğinde daha farklı bir stratejiyi devreye soktu. Bu stratejinin adı beyaz infazdı. Beyaz infazın ilk startı TRT’den Kürtçe yayın yapan televizyonla verildi. Bunun en kritik dönemeci 2009 Mart ayında yapılan yerel seçimler olacaktı. AKP ve devlet var gücüyle bu seçimlere yükleniyor, Kürdistan’da DTP’nin değil AKP’nin başarılı olması için elinden geleni ardına koymuyordu. Amaç belliydi. AKP’nin Kürdistan’da başarılı olması sağlanacak, böylece dağın halk nezdindeki meşruiyeti marjinalize edilecekti. Yerel seçimler sona ermiş, ama devlet dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olmuştu. DTP kazandığı belediye sayısını 38’den 99’a çıkarmış, AKP Van, Siirt, ve Iğdır gibi illeri DTP’ye kaptırmıştı. Sonuçlar devlet açısından tam bir hezimetti. Yanlış hesap bir kez daha Bağdat’tan dönmüştü. Bu sonuçlar Kürdistan üzerinde devlet ve hükümeti farklı tercihler yapmaya zorladı.

BEŞ DALGALI OPERASYON KÜRTLERİ ÖFKELENDİRDİ

AKP ve devlet, 29 Mart 2009 yerel seçimlerinden başarısız çıkınca Kürtlere siyaset meydanını tamamen kapatacak yeni bir sürece imza attı. Üstelik o süreç çok anlamlı bir tarihte başlatıldı. KCK barışa bir şans daha vermek için Aralık 2008 tarihinden itibaren fiilen süren çatışmasızlık halini 13 Nisan 2009 günü uzatma kararı aldı. Çatışmasızlık kararının hemen ertesi günü 14 Nisan'da DTP’ye yönelik kapsamlı operasyon dalgası başlatıldı. Aradan bir ay geçmemişti ki bu kez DTP’ye yönelik ikinci dalga operasyonu başlatıldı. 11 Eylül 2009’da üçüncü, 23 Aralık 2009’da dördüncü, 14 şubat 2010’da beşinci operasyon dalgası geldi. Kürt siyasetçilerine yönelik yürütülen operasyonlarda toplam bin 500 kişi cezaevine konuldu. Demokratik Kürt siyasetinin belinin kırılmasının amaçlandığı operasyonlar Kürtlerde “Kürtler tasfiye edilmek isteniyor, hak talep eden Kürt aktörler elemine ediliyor” algısı yarattı. Bu algının en fazla öfke yarattığı yer Kandil oldu. Nitekim, 21 mart 2010 tarihinde konuşan KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, Türk devletinin askeri operasyonları ile Kürt siyasetçilerine karşı baskılarını devam ettirmesi durumunda, barışın söz konusu olamayacağını söyledi, çok açık uyarılar yaptı.

AÇILIM TASFİYEYE DÖNÜŞTÜRÜLDÜ

PKK ve Kürtlerde kırılma yaratan bir diğer parametre de paradoks gibi gelecek ama ‘açılım’ süreci oldu. Cumhurbaşkanı Gül Mayıs 2009 tarihinde “iyi şeyler olacak” şiarıyla bu sürecin startını verdi. Önce Kürt açılımı olarak başladı, sonra demokratik açılım ismini aldı, daha sonra da milli birlik projesine dönüştü. Ancak değişim ve başkalaşım sadece isimle sınırlı kalmadı. Öcalan’ın açılım sürecini çözüme dönüştürmek için yol haritasıyla yapmak istediği katkı önce engellendi. Sonra da açılım sürerken devreye giren USAK kökenli bazı derin danışmanlar ve Erdoğan’ın fikir erbapları, demokratik açılım süreci ile PKK’nin halk tabanını yitireceği, böylece örgüt ile halk arasında kopukluk oluşacağı tezini ileri sürdüler. Bu çerçevede PKK gerillaların açılım kapsamında Türkiye’ye gelmelerine izin verildi. Ancak Öcalan’ın çağrısı üzerine Kandil ve Maxmur’dan gelen iki barış grubu, insan mahşeri tarafından karşılanınca açılımın PKK ile halk arasında kopukluğa değil tam tersine daha da bütünleşmesine dönüştüğü anlaşıldı. Halkın gerillayı sahiplenmesinden sonra açılım yetim bir çocuk gibi kapı önüne konuldu.

BARDAĞI TAŞIRAN NE OLDU?

Açılım sürecinin de tutmadığı görülünce devlet yeni bir stratejik eylem planı hazırladı. Bu eylem planının birinci halkası ile PKK savaş sahnesine davet edilecek, ikinci halkasında da savaş arenasına çağrılan PKK’nin askeri savaş kabiliyetine büyük darbeler vurulacaktı. Bu yüzden Kürtlerin sinir uçlarına dokundular. “Sinirlerine vur ve öfkelendir” tutumu sadece Kürt siyasetçilere yönelik gerçekleştirilen operasyonlarla sınırlı değildi. AKP ve devletin hayata geçirdiği garip ve tuhaf uygulamaların yanı sıra şok ve sert operasyonlar da denenmeye başlandı.

9 Kasım 2005 tarihinde kurulan DTP, 4 yıl sonra 11 Aralık 2009 tarihinde kapatıldı. Genel Başkan Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk'un milletvekilliliğinin düşürülmesi kararlaştırıldı. Diğer taraftan çok kararlı ve bilinçli bir şekilde çocuk infazları ve tutuklamalarına ağırlık verildi. 3 bini aşkın çocuk sadece polise taş attığı için son iki yılda tutuklandı. Polis, kameraların önünde özellikle çocuklara vahşete varan uygulamalar gerçekleştirdi, uygulamaların da herkesçe izlenmesi amaçlandı.

2009 yılının sonbahar mevsiminde sınıra tam 200 bin asker sevk edildi. Amaç “her an ensenizdeyiz” mesajı vermek, PKK’yi gergin bir psikolojide tutmaktı. Diğer taraftan 2009 Kasımı ile birlikte içerde operasyonlara hız verildi. Ancak operasyonlarda kayda değer bir farklılık vardı. Devlet 90’lı yıllar gibi artık şaşalı medya tamtamları ile operasyon yapmıyor, tıpkı gerillalar gibi dağlara çıkardığı özel tim ve uzman çavuşlarla operasyonlar gerçekleştiriyor, ancak dağ başında yaşanan bu boğazlaşma her nedense gözlerden ırak tutuluyordu. Bu durum devlete “Hayır operasyon yok” propagandası imkanı veriyordu.

BAHARDA ÇATIŞMALAR BEKLENİYORDU

Türkiye 2010 yılına bu arka plan ile girdi. PKK’de sinirler gerilmiş, bıçak kemiğe dayanmıştı. Üstelik halkta da “Gerilla artık niye duruyor” serzenişleri oluşmaya başlamıştı. Ancak hem PKK hem de Öcalan, çatışmaları başlatmak yerine uyarılarda bulunmayı tercih etti. 3 Mart 2010 tarihinde ANF’ye konuşan Murat Karayılan, Türkiye’nin ‘yeniden dizayn’ edildiği sürece seyirci kalmayacaklarını, Kürt meselesinin çözümünü dayatacaklarını söyledi. Karayılan Kürt siyasetçilere yönelik operasyonlara ise ateş püskürüyor, “Bu operasyon süreci planlı bir süreçtir, Türkiye’yi bir yerden başka yere götürme çerçevesinde yürütülen bir süreçtir. Belki AKP bundan kendine pay çıkarıyor ama esası öyle değildir” diyordu. 21 Mart 2010 tarihinde Reuters’e verdiği demetçe ise Türk devletinin askeri operasyonları ile Kürt siyasetçilerine karşı baskılarını devam ettirmesi durumunda, barışın söz konusu olamayacağını söylüyordu. Karayılan, aynı demeçte “Biz bu saldırılara karşı geri çekilmeyeceğiz, dolayısıyla bu bahar karmaşık ve çatışmalı olabilir” diyor, 'Çatışmaların yeniden başlatılması için herhangi bir tarihin söz konusu mu’ sorusuna ise “Eğer adım atılmazsa, bu savaşa dönmeye yol açacaktır. Bir veya bir buçuk ay zaman kalmıştır” yanıtın veriyordu.

4 Mayıs 2010 tarihinde KCK Yürütme Konseyi Üyesi Cemil Bayık da çatışmaların giderek Türkiye'ye kaydığını söylemiş, ''Savaşın olmaması için her şeyi yaptık. Artık yapabileceğimiz hiçbir şey kalmadı. Savaşla sorun çözülmüyor dedik. Ama AKP, ordusu, 'hayır, savaşla çözeceğiz ille de imha edeceğiz, Kürtler yaşamayacak' diyor'' vurgusunu öne çıkarmıştı.

MAYIS AYI ZATEN BİLİNEN BİR AYDI

İlkbahar mevsiminin Kürtler için önemli olduğunu ifade eden isimlerden biri de Öcalan olmuştu. 2 Nisan 2010 tarihinde ANF’de görüşleri yayınlanan PKK lideri Abdullah Öcalan, 1978-84, 1984-1993, 1993-2002 yılları arasında birinci, ikinci ve üçüncü dönem gerçekleştiğini, Kürt ve PKK için yeni bir dönemin başladığını belirterek, “Herkesin bilmesini istiyorum. Üçüncü dönem bitmiştir. Oyun büyüktür. Komplo büyüktür. Bu üçüncü dönemden sonra ben bir şeye karışmayacağım” ifadelerin kullanmıştı. Öcalan, 14 Mart 2010 tarihinde barış için Mayıs ayına kadar beklenmesi gerektiğini belirtiyor, bu aya kadar hükümete yazdığı mektuba yanıt gelmesini bekleyeceğini ifade ediyordu. Mayıs ayı geldiğinde Öcalan, barışa yeni bir fırsat daha tanımak için süreyi bu kez 31 Mayıs ayına uzatıyordu. 7 Mayıs 2010 tarihinde ise Öcalan kendisine ciddi ve samimi yaklaşılmadığı için çekileceğini, iki şartın yerine getirilmesi halinde üzerine düşen rolü yerine getireceğini vurgulamıştı. Dolayısıyla ANF’de çıkan haberleri de kendi görüş ve değerlendirmeleri gibi sunan sözde Kürt uzmanı Mehmet Faraç’a “çatışmaların tarihini ve takvimi bilen gazeteci” sıfatını yakıştırarak ekran ekran dolaştırmak Türkiye medyasının konuya ne kadar yabancı kaldığının en açık göstergesi.

GERİLLA EYLEMLERİNE ŞAŞIRMAK

Türk medyasında özellikle son günlerde HPG’nin Karadeniz’de, Amanos’ta, Dersim’de gerçekleştirdiği eylemleri “derin güçlere, yabancı istihbarat örgütlerine bağlamak” modası başladı. Rusya, Ermenistan, Yunanistan, Fransa, Amerika, Ergenekon derken işler PKK’ye karşı Türkiye’ye her türlü askeri teknik ve istihbarat desteği veren İsrail’e kadar uzandı. Yarın bu ülkelere Madagaskar eklenirse şaşmamak gerekir. Bu modayı psikolojik propagandadan ayrı tutmamak gerekir. Amaç HPG’nin yenilenen, değişen ve güçlenen askeri kapasitesine gölge düşürmek. Oysa bağımsız ve tarafsız uzman gazeteciler yetişmiş olsaydı, 2004 yılından bu yana HPG ile TSK’nın askeri kapasitesini kıyaslar, her iki gücün askeri kabiliyet ve yeteneğini masaya yatırır, HPG’nin TSK’ye göre kendisini daha iyi hazırladığını, daha yaratıcı askeri pratik sergilediğini görmüş ve göstermiş olacaklardı.

GERİLLA PROFESYONELLEŞTİ

Diğer taraftan HPG’nin “şaşırtıcı ve etkili” eylem stratejine yöneleceği PKK üst yönetimi tarafından pek çok kez dile de getirildi. Örneğin 3 Mart 2010 tarihinde Murat Karayılan, gerillanın profesyonelleştiğini, eylem çizgisinin de yenilendiğini, bunun etkili sonuçlara yol açacağını belirtiyor, şöyle diyordu: “Tüm güçlerimizde bir yenilenmeyi öngörüyoruz. Mademki şimdiye kadar ki pratiğimiz cevap olmada yetersiz kalmıştır. O zaman cevap olmak üzere bütün kadrosal yapıda bir yenilenme, profesyonel anlamda daha güçlü bir katılım, yine savunma güçlerinde herhangi bir olası saldırıya karşı eski tarz ve yöntemlerle değil daha üst aşamada savunma savaşını geliştirebilecek bir kapasiteyi geliştirmeye dönüş yoğun hazırlıklar sürdürülmüştür. Bunlar hemen hemen tamamlanmak üzeredir. Eğer bize yeniden askeri şiddet yöntemleri dayatılırsa biz o zaman eskisi gibi değil, daha farklı cevap vermek zorunda kalacağız. Neden? Daha önce çok sınırlı bir cevaplama düzeyi yeterli görülmüştür. Eylemsizlik sürecimize rağmen eğer bize askeri imha dayatılırsa biz de savunma savaşını kapsamlılaştırmak durumunda kalacağız. Eskisini tekrar eden bir durumla sınırlı kalamayız.”

19 Nisan 2010 tarihinde ise KCK Yürütme Konseyi Üyesi Duran Kalkan konuşmuş, “Nasıl mücadele yürüteceğimizi, neler yapacağımızı gün geçtikçe, süreç ilerledikçe herkes görecek. Şimdilik sadece bunu söyleyebiliriz” demişti.

ANF.
azad_26
 
Mesajlar: 128
Kayıt: Cmt Şub 07, 2009 10:11 am

Dön yazarlar bölümü

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir

cron